banner62
BİST
4.997,63
ALTIN
1.129,04
DOLAR
18,83
STERLİN
22,70
EURO
20,33

Bu masalımı süt annem Elif Arslan’a adıyorum. Çünkü o da bir kadın cerrahtı. Topladığı otlardan çeşit çeşit ilaçlar yapardı. Saygıyla anıyorum. Ruhu şad olsun.
 Oyun yazarı, Alman Heiner Müller şöyle diyor: 

"Ben yalnızca duvara karşı yazabilirim. 
Duvar olmazsa düşüncem de olmaz."

(Clément 1996-41)

Bir varmış bir yokmuş, tek bir Hakk’ın kulunun olmadığı Hozat ilçesinin kuzeyinde küçük Munzurlar olarak da anılan Yılanlı Dağı’nda Şahmeran adında, başı insan gövdesi olan bir yılan yaşarmış. Dağın en uç noktalarının birinde, sarmaş sarmaş yemyeşil otlar, ağaçlar, çeşit çeşit, renk renk çiçekler, kardelenler, beyaz zambaklar, kulaklarının altında kanat çırpan kuşların sesi, kayadan kayaya sıçrayan, dere kıyısında ceviz ağaçlarına tırmanan sincaplar, bal arıları, süslü püslü kelebekler, ağaçların kök, dal ve yapraklarında sürünerek yürüyen kırkayaklı tırtıllar, dere ve şelalelerde ince ince, çağala çağala, şırıl şırıl akan sular, yağmur çiselerken güneş ışınlarının sulara vuruşu… üç renkten oluşan ışınların tepeden tepeye, dağdan dağa, dereden dereye uzanan hilal şeklinde sarı kırmızı yeşil (Tirija Mıhemed Oli 1) renklerin, ağaç yaprakları, otların, dikenlerin arasında geçtiğini seyretmek, ceylan yavrularının hoplaya zıplaya, cilveleşmeleri, kocaman kocaman hilal şeklinde yan yana geriye doğru giden boynuzlu dağ geyikleri (Bezuvar), Thüye’nin gecenin karanlığında mani okuması, ay ışığında sivri burunlarını gökyüzüne kaldırarak uluyan kurt ve çakal sürüsü, yer yer uzak ve yakınlardaki evlerde alev alev yanan kızıl ışıkların parlaması, yıldız kayması, doğa ana ile kucaklaşmış insana ferahlık veren bir alan varmış.

İşte bu yörede hekim olan yaşlı bir zat yaşıyormuş. Bu yaşlı hekim yaşadığı yerde yetişen bin beş yüz çiçekten yaptığı ilaçları halka dağıtıyor, onlardan para almıyormuş. Herkesin sağlıklı, huzurlu, kavgasız, gürültüsüz, barışçıl, komünleşerek kardeşçe bir düzen yaşamasını can-ı gönülden istiyormuş. Bu adamın çok sayıda kitabı, sıra sıra raflara dizili kocaman bir kütüphanesi varmış. Hekim adam doğa ile haşır neşir olmadığı vakit bol bol kitap okuyarak araştırıyormuş. Kitapların tümü doğayla ilgili kaynaklarmış. Kitapları okuyor, doğada yetişen binbir çiçekten ilaçlar üretiyormuş. Onun için bu yaşlı adama herkes “Hekim“ ya da “Cerrah“ adını vermiş. Başı, dişi, gözü, karnı ağrıyan, kolu, bacağı kırılan herkes bu yaşlı hekime koşuyormuş. Hekim adamın tek düşüncesi ‘Ölümümden sonra, bu kadar kitaplarım ne olacak?’ imiş. Bir şey var ki bu ihtiyar cerrah o güne kadar evlenmemiş. Ama ölünceye kadar bekâr kalacak değil ya!

Bir gün köylüler bu yaşlı hekimi evlendirmeye karar vermişler. Güzel, genç bir kadınla yedi gün, yedi gece halay ve govend oyunları eşliğinde düğün yapmışlar. Yedi yıl sonra, Hekim’in bu genç kadından nur topu gibi bir oğlu dünyaya gelmiş. Doğan çocuğuna, kendi ismini koymuş. „Hadi senin adın da Küçük Hekim olsun. Adın adım olsun.“ demiş. Küçük Hekim büyüdükçe, baba Hekim seviniyormuş. ’Emeklerim boşa gitmez, çarçur olmaz, benim doğadan öğrendiğim hekimliğe oğlum devam eder, okur adam olur.’ diye düşünürmüş. Bir gün, yaşlı hekim genç karısını yanına çağırmış. „Hanım ben yaşlı bir insanım. Bir ayağım çukurda, öteki ayağım öbür çukurdadır. Bir gün Hakk’a kavuşursam oğlumuzu okut. Okusun da benden daha büyük bir hekim olsun.“ demiş. Vasiyetinden kısa bir süre sonra da Hakk’a yürümüş. Karısının kollarında son nefesini vermiş.

Yaşlı hekimin genç karısı oğlunu okutup hekim yapmak için elinde ne geliyorsa onu yapmış ama hekimin oğlu bunların hiçbirisine aldırmamış. Okuldan kaçıp orada burada zaman geçiriyormuş. Günü gün etmiş, oyun ve eğlenceden başka bir şey düşündüğü yokmuş. Okumaya hiç hevesi olmayan hekim çocuk, ormandan ilçeye merkebiyle odun taşımaya başlamış. Bu yolla para kazanıyor, kazandığı parayla annesine renk renk valalar, dallı güllü fistanlar, allı morlu şalvar alıyormuş. Annesi, babasının vasiyetini yerine getirmeyen oğlundan okuma umudunu kesmiş, hep üzülüyormuş. „Mademki babanın vasiyetini yerine getirmedin, okumadın ne yaparsan yap!“ demiş.

Bir gün, Küçük Hekim odun toplamak için arkadaşları ile eşeğini dağa sürmüş. Herkes ayrı ayrı yerlere dağılarak odun toplarken, Küçük Hekim’in önüne ansızın bir kuyu çıkmış. Kuyunun üstünde kocaman parlak mermer şeklinde bir sal varmış. Merak etmiş. Salı yana çekmeye gücü yetmeyince arkadaşlarını yardıma çağırmış. „Heey... Koşun loo! Koşun ben burada hazine buldum!“ demiş. Arkadaşları etrafını sarmışlar. Onların da gücü ve kuvvetiyle kocaman sal taşını kuyunun başından kenara iteklemişler. Bir de ne görsünler? Kuyunun içi bal ile doluymuş. Kuyunun içindeki bal ha taştı ha taşacakmış. Tepedeki güneş kuyunun içindeki bala vurunca bal pırıl pırıl parlıyormuş. Balı çıkarmak için, „Sen in, o insin“ derken kimse kuyuya inmeye cesaret etmemiş. Sonunda: „Kim balı bulmuş ise o insin,“ diye anlaşmışlar aralarında. Arkadaşları Hekim’in koltuk altına ip bağlayarak onu derin mi derin kuyuya salmışlar. Küçük Hekim petek petek balları ipe bağlayarak hepsini yukarı çektirmiş. Kuyunun başındaki arkadaşları Hekim’e: „Ee, daha çok bal var mı?“ demişler. „Bu son petektir.“ demiş Küçük Hekim. Son peteği de yukarıya çektiren Hekim’in arkadaşları el birliği ile kuyunun ağzından az evvel çektiği sal taşını yeniden kuyunun üstünü kapatarak, oradan uzaklaşmışlar. ’Başkasının ipi ile kuyuya inme’ demişler de inanmamıştım. İşte bu benim başıma geldi diye düşünmüş Hekim. Kör karanlık kuyuda yalnız başına kalakalmış.
Küçük Hekim bağırmış çağırmış ama sesini duyan olmamış. Umudu kesilen Hekim el yordamı ile sağını solunu kontrol etmiş. Etmiş ama karanlıkta hiçbir şeyi görmemiş. Buranın bir mağara koridoru olduğunu tahmin etmiş. Düşe kalka mağaranın kör karanlık koridorunda epey yürümüş. Nihayet uzakta kıl kadar ince bir ışık sızıntısının kuyuya düştüğünü görmüş. Işığı gözetleyerek o tarafa doğru ilerlemiş. Elini ışığın geldiği yere değdirince, gevşek olan kaya parçası „pat“ arka boşluğa düşmüş. Bol ışık kümesi kör karanlık kuyuya dolmuş. Karanlığa alışan Küçük Hekim’in gözleri kamaşmış. Elleri ile gözlerini ovuşturup açtığında, dağların doruklarında kızgın güneş karları eritse de yer yer beyaz kar kütlelerini, karşı kayalardan şırıl şırıl akan suları, uçuşan kelebekleri, öten karga, keklik ve Phepug’un anlamlı manisini duyunca buranın Yılan Dağı olduğunu bilmiş. Durup düşünmüş. „Bu kuş uçmaz, kervan geçmez uçurumlardan aşağı nasıl inecem!“ Sağına soluna bakmış, her yanı yarmış. Çıplak kayalar, her taraf uçurummuş. Kurtuluşu yok. Ya kendisini kayalardan aşağı azgın sulara bırakacak ya da bu inde ölüp gidecekmiş.

Derken sağ yanında bir hışırtı duymuş. Sesin geldiği yöne bakmış. Kayalar arasında yeşillik, yeşillikler arasında çeşit çeşit çiçekler, çiçekler arasında bir kadın başı görünüyormuş. 

Yüzü ay gibi parlayan, mavi gözlü bir kadınmış. Kaşları kılıç gibi keskin, kirpikleri tel tel kocamanmış. ‘Herhâlde soykırımdan kurtulan kadınlardan biri olmalı.’ diye düşünmüş. O çiçekler arasında görünen başa, bir birkaç adım daha yanaşmış. Yüzü kadın yüzü ama gövdesi yılanmış. Kuşkusu, korkusu büsbütün artmış. O an gül yüzlü, yılan kuyruklu güzel kadın dile gelmiş. „Ey çocuk, ey insanoğlu sen kimsin, ne arıyorsun bu yaban kayalar arasında?“ demiş, kesik gibi görünen baş. Konuşmaya devam etmiş, güzel yüzlü gövdesi yılan kadın:

"Buraya ‘Yılan Dağı’ derler. Ben de burada yaşayan tüm yılanların başıyım. Adım, Şahmeran. Yılan Dağı’na, yılanların ülkesine hoş geldin.“ demiş. Küçük Hekim, konuşan bu güzel, gül yüzlü yılan kadına bakmış. Yılanbaşlı kadın bunları söylerken Küçük Hekim’e gülümsüyormuş. Bir an da olsa Küçük Hekim’in korkusu geçmiş. Sonra „Ben senin ülkene gelmedim, güzel yüzlü yılan kadın. Arkadaşlarıma güvenerek içi bal dolu olan kuyuya indim. Balın tümünü yukarıya çektirdikten sonra, arkadaşlarım beni kör karanlık bu kuyuda bırakıp kaçtılar. Bu ıssız yerden kurtulup anamın dizlerinde uyumak, köyüme dönmek istiyorum. Mademki sen büyük o efsanevi Şahmeran’sın, bu ülkenin ve yılanların başısın beni bağışla, izin ver de anama gideyim. Gidip de ellerinden öpeyim. Beni affet, bana yardım et.“ demiş.

Şahmeran „Ben, sana yardım edemem be hey çocuk! Sen benimle kal. Ben de yalnızım. Bana yoldaş, arkadaş, hevalım olursun. Senin buradan kurtulmana yardım edersem, sen gider benim yerimi diğer insanlara söylersin. O, kimi hain insanlar da gelir beni öldürürler. Ben ölürsem Yılan Dağı bensiz ve yılanlar başsız kalır. Ben onların başı Şahmeran’ım.“ demiş. Küçük Hekim mecbur kalmış dünyada masalları ile ünlenen Şahmeran’la yaşamaya. 

Aradan, günler, aylar, yıllar geçmiş. Şahmeran ile Küçük Hekim çok iyi bir dost olmuşlar. Şahmeran Yılan Dağı’nda yetişen 1500 çiçeği kendisi ile tek tek tanıştırmış. Hangi çiçeğin, hangi hastalığa yaradığını, bir derde bin dermanı olan nergizleri, nevruzları, laleleri, boynu bükük ve güneşe karşı gülümseyen tüm çiçekleri koklatmış. Ne yazık ki Küçük Hekim de toprağından kopartılan bir çiçekmiş. Köyünde yaşamak, annesinin kollarında mışıl mışıl uyumak istiyormuş. Annesini özlemiş, arkadaşlarının ihanetine uğramış biri olarak Şahmeran’a yeniden yalvarmış, yakarmış. „Burası cennet olmalı. Ve sen bu cennetin ve yılanların başı Şahmeran’sın. Şahlığını ispat et. Beni bu cennet mekânından kopar. At beni köyüme, ben orda kalmak, topraklarımda yeşermek istiyorum.“ demiş. 
Şahmeran, Küçük Hekim’in yalvarıp yakarmaları sonunda, Yılan Dağı’ndan gitmesine razı olmuş. „Hadi git! Git; ama beni sakın ola ki hiç kimseye anlatma. Hiç kimse ile hamama girme. Hiç kimsenin yanında soyunup banyo yapma.“ demiş.  Küçük Hekim, bunları anlamasa da tüm isteklerini kabul etmiş Şahmeran’ın. Küçük Hekim, güle oynaya, koşa koşa köyüne gitmiş. Yıllardır görmediği annesine sarılarak onu koklamış, saçlarını okşamış, yanaklarından bal almış. Öpmüş öpmüş öpmüş... Annesine: „Babamın vasiyetini yerine getirme zamanı geldi.“ demiş. Babasının kitaplarının dizili olduğu kütüphaneye yürümüş. Yaşlı annesinin hiç dokunmadığı kitapların üstüne bir parmak kadar toz yığılmışmış. Kitapları silip süpürmüş, temizlemiş tek tek. Okuyor, ha bire okuyormuş. Şahmeran’dan gördüklerini, öğrendiklerini kitaptakilerle karşılaştırıyormuş. Yıllarca çok okumuş, çok deney yapmış Küçük Hekim Ve sonunda halkın karşısına hekim olup çıkmış.

Bir gün Bedri adında bir bey, ansızın amansız bir hastalığa yakalanmış. Her köye, kasabaya, ilçeye haber salınmış. Bütün cerrahları, hekimleri kocaman konağına toplamış. Bu toplantılar, tartışmalar sonunda, Bedri Bey’in hastalığına çare bulan bir cerrah çıkmamış. Bey; zalim Dehak olup çıkmış halkın karşısına. Nihayet bir gün toplantıya katılan köyün delilerinden birinin ağzından bir laf çıkmış. „Beyim; bir çare vardır, var ama!“ demiş. Bey daha çok hiddetlenerek fal taşı gibi açılan gözlerini deliye çevirmiş: “Aması ne, be deli adam!“ demiş. „Beyim, hastalığınızın tek çaresi Şahmeran’dır.“ demiş deli adam. Cemaatte olan herkes deli adama dikkat kesilmiş. „Şahmeran’ın başını kesip etini kaynatır, yağlarını yaranıza sürerseniz, hiçbir şeyciğiniz kalmaz.“ İyi de Şahmeran nerde, kim görmüş, kim bulacak, kim getirecek, kim kesecek? Kim soruları devam etmiş. Deli adam, akıllılara akıl vermeye devam etmiş. „Beyim, Şahmeran’ın yanında yaşamış olan her kimse, onunda belden aşağısı yılan derisi gibi pul puldur. Yılan gibidir.“ demiş.

Bütün puşili kadınları, şalvarlı köy erkeklerini bir araya getirmişler. Herkesin üstünde elbise varmış. İnsanları çıplak, çırılçıplak yapmanın çaresini bulamamışlar Tek çaresi varmış, o da onları hamamda görmek. Öyle de yapmışlar. Erkekleri ayrı, kadınları ayrı ayrı hamama sokmuşlar. Hamam odasının duvarına gizli bir delik açtırmışlar. Bedri Bey’in güvendiği yaverlerinden biri bu delikten içerdekilerini gözetliyormuş. Günlerce bu kontrol devam etmiş. Hiç kimseyi belden aşağısı yılan gibi pul pul olarak görmemişler. O muhitte tek bir kişiyi unutmuşlar. O da Küçük Hekim’miş. Bedri Bey’in adamları Küçük Hekim’i yakalayıp getirmişler. Küçük Hekim „hık mık“ demiş, ama çaresi yokmuş. Soyundurup hamama sokmuşlar. Gözlenen delikten bunun belden aşağısının yılan olduğunu öğrenmişler. Küçük Hekim kimsenin yanında soyunmayacağını, banyo yapmayacağına dair Şahmeran’a söz ve yemin etmiş ama ağır işkencelere dayanamayarak Şahmeran’ın yerini Bedri Bey’in adamlarına söylemiş.

Bedri Bey’in korucuları dağda etrafını sarmış, yakalamışlar Şahmeran’ı. Şahmeran, Küçük Hekim’e: „Sana güvendim; ama sen beni yakalattın, hainlik yaptın!“ demiş. Küçük Hekim ağlamış, sızlamış. „İşkencelere dayanmadım. Cezamı sen ver ya Şahmeran.“ demiş. Şahmeran, Küçük Hekim’in dediklerine inanmış. Şahmeran: „O zaman benim başımı sen kes, derimi sen yüz, etimi sen kazanda kaynat. Et suyunu ilk korucuya içir, ikinci suyu sen iç, etimi de Bedri Bey yesin. Başımı toprağa gömme, onlara verme, sen de kalsın. Sen de kalsın ki efsanevi adım yeryüzünde yaşasın. Kalsın ki; adım şanım dünyaya yayılsın. Etimin yağlarını Bedri Bey’in yaralarına sür. Üç gün, üç gece sonra bedri Bey’in yaraları tamamen iyileşir.“ demiş.

Küçük Hekim bu acıya dayanmamış, hüngür hüngür ağlamış. Bedri Bey’in adamları, Küçük Hekim ile beraber baş kesilen yere gelmişler. Şahmeran: „Hadi artık başımı kesmenin zamanı geldi.“ demiş. Tekrar etmiş, Şahmeran; „Sırasını şaşırma. Aynen benim dediklerimi yap.“ Küçük Hekim, Şahmeran’ın başını kesmiş. Tencerede etlerini kaynatmış. Et suyunu korucuya içirmiş. Korucu anında ölmüş. Süzdüğü et yağlarını toplayarak, Bedri Bey’in vücudunda çıkan yaralara sürmüş. Üç gün üç gece sonra, Bedri Bey iyileşip ayağa kalkmış. Halk o günden sonra, Küçük Hekim’i ve Bedri Bey’i el üstünde tutmuş. Bedri Bey iyileştikten sonra, Küçük Hekim çocuk dağ bayır dolaşmaya devam etmiş. İnsanların yaralarına merhem ve ilaçlar bulmaya çalışırken, aklına „ölümsüzlük otu“ aramak gelmiş. Küçük Hekim bu kadar deneyimden sonra, bu otu bulmaya karar vermiş. Çok sormuş, çok aramış, çok deneyler yapmış. Nihayet üç yapraklı yonca yaprağına benzeyen, her bir yaprağın ortasında birer kalp şekli olan ama yonca olmayan ölümsüzlük otunu bulmuş.

Şafak kızıllığının göründüğü vakitmiş. Elinde bir demet çiçek mesken tuttuğu Yılan Dağı’ndan ayrılmış. Bulduğu ölümsüzlük otunu cebinde muhafaza ederek Pulur Ovası’nda yaşayan adı şanı, efsanelerle dolu olan yaşlı bilgene varmak için yol almış. Bilgen adam ak sakalı göğsüne kadar inen yaşlı, hem çok bilen hem de efsanevi bir adammış. Dağları, dereleri, tepe ve ormanları geride bırakarak vadide akan kocaman nehir kıyısına varmış. Pulur Ovası’na varmak için bu suları geçmek zorundaymış. Çağala çağala, şırıl şırıl, azgın azgın akan bu sulardan karşı kıyıya geçememiş. Biraz yukarı da Ziyaret Köyü köylülerinin kendi imkânları ile yaptığı asma köprüyü görünce karşı kıyıya bu köprüden geçmek istemiş. Taş merdivenden üç basamak çıktıktan sonra, asma köprünün tam ortasında azıcık durup, o eşsiz doğadan derin bir nefes almış. Cebinde muhafaza ettiği ölümsüzlük adını verdiği otu merak etmiş. Otu çıkarıp avucunda sıkı sıkı tutmuş. Nasıl yapılacağını yeniden düşünüyormuş ki; birdenbire yer ile gök birleşmiş. Şiddetli bir rüzgâr esmiş. Küçük Hekim ne yapacağını şaşırmış. Avuçlarını gökyüzüne kaldırdığı an, ölümsüzlük otu nehrin sularına düşmüş. O an rüzgâr dinmiş. Her taraf günlük güneşlik olmuş. Yağmur ve güneşten sonra, karşıki dağdan öbür dağın doruğuna oturan hilal şeklindeki gökkuşağına doyasıya bakmış.

Küçük Hekim ölüme çare bulamamış, ama çağala çağala, çoğala çoğala akan suları geçip, Pulur Ovası’nda yaşayan ak sakallı bilgen, dengbej yaşlı babaya varmış. Bugün, orada yaşayan binlerce kişiye, binlerce yıldır can verenin efsanevi bilgen babanın suları olduğuna kanaat getirmiş. Küçük Hekim ölümsüzlük otunu bulmasa da, bu güzel Masalı yarattığına inanmış. 

Anlatan: Hıdır Dulkadir
Kaynak: Hıdır Dulkadir
İKİ DİLDE DERSİM MASALARI
Sayfa: 27-36 OZAN yayıncılık-İstanbul-2022

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.