banner62

• Sevgili Hasan Hayri Ateş’in “Dersim 1937-38” roman serisinden ilkini, “Kör Kuyuda Tufan”ı  okuduktan sonra, bu kez de ikinci romanı olan Şer Zamanıydı’yı da bir solukta okudum.

“Kör Kuyuda Tufan”

Bu ilk romanı, adeta tüm kötülüklerin ardı sıra geldiği, bu sebeple de okurken insanı soluksuz bırakan ve insanın yüreğini daraltan, gerilimli olaylar zinciriyle dolu. Bu birinci roman, adına “Kör Kuyu” konularak Dersim’de adeta Hak-Allah tarafından dahi bir kenara atılarak unutulan, bu şekilde kötü kaderine terk edilmiş bir köy ve bu köyde yaşayan insanların kötü talihini ele alıyor. 

Burada yaşanan felaketler ardı sıra, gün be gün öyle bir geliyor ki hakikaten de yaşananlar adeta bir “tufan” gibi. Yaşama dair ne varsa, her şeyi alt üst eden cinsten bir tufanın getirdiği cinsten kötülükler. 

Kötülüğün sahibi de belli: Yeni kurulan Tek Tip Kemalist Ulusalcı Cumhuriyet rejimi ve onun “kahredici orduları.”  Cumhuriyet’in getirdiği bu felaket, bu köyün ve bu köyde yaşayan insanların üzerine öyle bir geliyor ki; kör bir kuyuda zaten yeterince olan talihsizlik ve kaderine terk edilmişlik yetmiyormuş gibi bir de bu kör kuyuda tufan peyda oluyor ve her şeyi darmadağın, alt üst ediyor. 

Bu tufan, 1937-38 tufanıdır. Kimsinin “katliam”, kimisinin “Tertele ve Soykırım” dediği tufan. Öyle ki beklenmedik bir şekilde, yaşama dair tüm umutları alt üst edecek şekilde burada yaşayan insanların yaşamlarını korkunç bir umutsuzluk ve çaresizlik içersinde acılarla dolu yarım ve öksüz bırakıyor. Romanın sonuna geldiğimizde ise Dersim köylüsünün başına gelen felaketin, yani tufanın ne derece hayatları söndürdüğünü ve yaşamı ne derece öksüz bıraktığına tanıklık ediyoruz. 

Roman bize, köyde yaşayan ve akranları arasında dedesinin çabasıyla okula gitme şansına da erişmiş bir çocuk kahraman Memed Ali’nin gözünden 1937-38 felaketi anlatılıyor. Öyle ki kör bir kuyuda yaşanan tufandan geriye, yarım kalmış hayatlar, yarım kalmış yaşamlar ve bu tufanın ardından öksüz kalmış çocuklar kalıyor. 

Ancak yine bu çocuklar tarafından verilen amansız yaşam mücadelesini de bize anlatan bir roman. Roman, bitiminde ise insanda bir yarım kalmışlık-bitmemişlik hissi uyandırıyor. 

*

“Şer Zamanıydı”

• “Biz ki ölüme inanmayız; ölüme inanmayanlar hiç korkar mı ondan…” diyerek ölüme giden Pir Seycan. Ve “Yola hizmet edenler, yola talip olanların aynasıdır…”diyen bir Pir Seycan.

• “Biz, ekmeğimizi yiyene kılıç çekmeyiz…” diye anlatmış kendini ölüme götüren başçavuşa Pir Seycan; mazlum ile zalimin bu hikayesini. 

• “İnsan her zaman nefsini öldürmeyi bilmeli. Bu fani dünyanın tatları insanın gözüne perde çekerdi. Nefsini köreltip bunlara uzak kalmayı bilmeyenler, etrafına kör kalırdı...”

• “Yıkılmış bir hayat nasıl kurulur; yolların başı olur da sonu olur mu...”

• “Ya güneşin kapısı Surelaê Dağı. Şükürler olsun sana ki, bizi bu gün de karanlığın kucağında unutmadın!..”Işıkla inançları gereği hemhal olmuş Dersimliler. 

• “Ay ışığıyla yıkanan ceviz ağaçlarının gölgesi yere serilmiş karanlık bir örtüyü andırıyordu...” Betimlemenin böylesi.

• “Bir büyük sel harekatı yapılacağı, Cumhuriyet ordularının Dersim’e gireceği haberi yayıldığında buna oh çekenlerin sayısı hiç de az değildi. Çünkü insanlarımız bitmek bilmeyen kanlı nizalardan bizar düşmüştü…” Dersim’in yıkan, mecalsiz bırakan bu durum oldu. 

• “İnsanoğlu böyledir işte; derdine dermanı kendide değil, başkasında arar…”

• “Tüneğe tünemiş tavuğu kışkışlamazlar herhalde. İnsan bıçak altına sürdüğü tavuğu kışkışlar mı heç!..” Hakikaten de öyle; Dersimlilere “silahlarınızı getirip teslim edin, sulh olacak” dediler. Ancak sonuç, felaket oldu. 

• Dağları yol belleyenlerin de başında ateşler yanıyor. Bağırlarını rüzgara verip, uzanacakları bağ-bostan değil ki oralar…” Dersim insanı böylesi anlarda canını kurtardığına bile sevinemedi.

• “Muhtar, şu günlerde candarmanın önü sıra sürüp götürdüklerinden evlerine sağ salim dönen olmuş mu? Söyle; bir teki olsun dönmüş mü ha?..” Dersim’de “sizi sürgüne götüreceğiz” diye kandırılan ve dere ve su kenarlarında üç yüzü aşkın katliam yerinde bu şekilde kırılan on binlerce insan bunun alameti…

• “Hırsız, evini talan ettiği ev sahibini nasıl affedecekmiş?..”Kim kime af çıkartmış; kim kimi affediyor!

• “Sen doğru dur bu direk gibi; sen sen ol, doğrunun ışığı ol bu çıla gibi. Merhamet, vicdan, sevgi, adalet; yolumuzun erdemleridir...”  

• “Kötülüğe kötülükle karşılık verenler onun katarına katılırlar…” Öyle ya yıllar boyu bu kadim topraklarda yaşayanlar, gönüllere iyilik ve sevgi ektiler. Kötülüğü men ettiler.

• “İnsan insanın azraili olduktan sonra, börtü böcek kimin umurunda, diye düşündü Seydali.” Evet; bu inançta ve yaşam felsefesinde insanı sevmeyen doğayı da sevmez.

• “Kalabalıkların akılsızlığı”na akıl sır ermez... Sürgün, Dersimliler için yeri geldi ölümden beter oldu. Garpta Dersimlinin  kuyruğunu merak eden kalabalıkların aptallığının hadsizliğine bu romanda tanıklık edeceksiniz.

• “Dersimli direnişçiler baş eğmemenin cüretini Hz. Hüseyin’den alıyordu…” Evet; Kerbela bu sefer Yavuz’un torunları tarafından Dersim’e getirilmişti. Ancak Dersimliler nefsi müdafaada bulunmaktan da geri durmadılar.

• “’Hah! Nankörlük akçayla mı muhtar?’ dedi Ejma. Bu yıl kırıp geçirdikleri, tüfeklerini bıraksınlar diye amcamın elçi gittiği aşiretler değil miydi? Cümlesi tüfeklerini hökümatın eline vermemiş miydi? Haydi söyle! Abdullah Paşa dediğin, bunları bilmiyor muydu? Ya o Resisicumhur, o Kor Mustefa?..” Halk ne söylerse doğru söyler. Öyle ya; heç isyan eden bir halk tüfeklerini götürüp hökümetin eline verir miydi?

• “Günlerden 10 Kasım 1938 Perşembe idi. Soma’da hayat durmuştu. Bir millet ağlıyordu…” Tüm bu olup bitenlerin tanığı olmuştu batıya sürülen naçar Dersimliler. Dersim’de de bir halk ağlamıştı. Ancak atasına ağlayan bu halk, daha birkaç ay önce yanı başında olan biten bu korkunç tufana-kötülüğe-zulme karşı sessiz kalmıştı. O Dersimli çocukların çığlığını duymamışlardı ve de ses çıkartmamışlardı. Velhasıl “1938” başta onu yapana ve kimseye de kalmadı. Öyle ki 1938’de masum insanların kanını eline bulaştıranlar, yıllarca bu utançla yaşadılar. Birçokları bunu yazamadı bile. Ya da güç bela kurdukları cümlelerde bu utancı dile getirdi, af diledi. Ancak daha da kötüsü, bu utancı çocuk ve torunlarına ağır ve altından kalkılması zor bir utanç olarak miras bıraktılar. 

*  

Bu muhteşem satırlar, arkasındaki şahsıma ait yorumlar hariç “Şer Zamanıydı” adlı Hasan Hayri Ateş’in kaleme aldığı bir Dersim 1937-38 romanından. 

Okuduğunuz sadece bir Dersim 1937-38 romanı değil olmayacak. Doğayla barışık ve insanlık sevgisiyle hemhal olmuş bir inanca dair felsefi bir metinle de karşılaşacağınız gibi; Dersim toplumunun örf ve töresiyle de tanışacaksınız. Ancak okurken, içinize her daim bir düğüm gelip oturacak ve buna sebep tanıklık edeceğiniz olaylara çok üzüleceksiniz. Öte yandan doğa tasvirleriyle de büyüleneceksiniz de.

“Şer Zamanı”nı okuyup bitirdiğimde, bir kitap-roman değil de adeta bir film seyretmiş gibi oldum. Tabiat tasvirleri, olayların kurgusu ve kahramanları o kadar canlı ve etkileyiciydi ki; adeta onlarla yatıp kalktım; onlarla nefes aldım, onlarla acı çektim, onlarla gülüp ağladım, onlarla haksızlığa uğradım, onlarla yetim kaldım, onlarla diyar ellere sürüldüm, onlarla aç susuz kaldım, onlarla yaralandım ve onlarla öldüm…

Anlayacağınız cengaver bir yapımcı ve yönetmen çıksa, “Yahudiler gibi şu Dersimlilerin de başına gelen 1937-38 felaketini bir filmle anlatalım.” dese; bu roman adeta hazır bir film senaryosu gibi.

Bu tür bir hissiyatı ben evvela sevgili Haydar Karataş’ın “Perperıka Soê/Gece Kelebeği” adlı romanında edinmiştim. Ancak Hasan Hayri Ateş ondan çok daha fena yazmış. Siz isterseniz Dersim’in Yaşar Kemal’ine Haydar Karataş’tan sonra bir de Hasan Hayri Ateş’i de ekleyin derim.

Şayet Şer Zamanı’ydı romanına ben bir isim verseydim, ona “Güneşte Yıkanan Çocuklar” adını koyardım. Evet kötülükler var; hem de akıl almaz bir şekilde. Ancak Dersimliler için umut da hep var oldu; gelecekte yaşamın yeniden bir şekilde bir yerlerde yeniden yeşermesi de hep var oldu. 

Doğdukları ve yaşadıkları topraklardan tutulup kopartılan ta İzmirlere, Somalara kadar savrulan yaşamların oralarda veya yıllar sonra geri dönüp Dersim’de yaşamı tekrar kurmaları da mümkün oldu. 

Neticede onlar;  bu çocuklar Raa Heq’in (Güneşin ve Işığın Yolu) çocukları olarak, bunca Şer’e rağmen o sürgün-yaban ellerde hayata tutundular veya geri gelerek kaldıkları yerden yeniden bir yaşamı var ederek bugünlere erdiler.

Bu sebeple Dersimliler, kendileriyle gurur duymalı. Çünkü dünyada eşi ve benzeri olmayan böyle bir kötülük yaşayıp da ayakta kalıp kendini gelecekte var eden bir halkın varlığına çok az ve nadir rastlanır.

Asmên Ercan Gür
aliyedemeniz@hotmail.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.